LİSEEDEBİYAT.COM

Edebiyatcıların Yeni Adresi

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

ANI ÖRNEKLERİ

E-posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 200
ZayıfMükemmel 
İçerik Sayfaları
ANI ÖRNEKLERİ
NEYDİ?
DÜŞMAN ÇANAKKALE'YE DAYANDI
GERÇEKTEN DELİ MİYDİ?
CONKBAYIRI
ANI ÖRNEK PARAGRAF
Tüm Sayfalar

Bir Tanışma

Mehmet Akif in hayatı ve sanatı üzerinde birçok eser yazılmıştır. Şa­irin çok yakın dosta olduğu için Mithat Cemal Kuntay'ınki bir özellik taşa­rı. Mehmet Akif in türlü sanat vecibelerini görmek ve anlamak için bu kitap okunmaya değer bir yapıttır.

 

Abdülhamit devrinde karlı bir gün.

İstiklâl Marşı Şairi Akif'le biz, Sangüzel'den kalkıyoruz. Recaizade'nin Şişli'de Bulgar Çarşısı'ndaki evine gidiyoruz. Recaizade, beni Reji Komiseri Nuri Bey'in konağından tanır; onun için bana güveni var. Nuri Bey'in konağı o kadar temiz ki orada tanışanlar, Abdülhamit birbirlerin­den korkmazlar.

Üstat Ekrem'in evine girince ben paltomu çıkardım: Akif de ceketin­den karları silkti. Oda soğuktu; odun sobası yeni yanmıştı. Geldiğimde ben içimden pişmandım: sıcak ve soğuk kavramlarını bilmeyen bünyesiy­le Akif'in yüzü benim pişmanlığımı paylaşmadığı için ona garez oluyordu.

Canım Akif, insan üşümez mi? Bari hatırım için üşü! diyordum.

Derken Üstat Ekrem, odaya girdi. Başında pelüş takke, üstünde apartman gibi kocaman robdöşambr, ayaklarında şişman pantuflalar.

Bir taraftan odanın serinliği içinde üstadın aldığı bu hararet tedbir­lerine, ceketimin içinde tutuluyordum: bir taraftan da Üstat Ekrem odaya girerken Akif de ceketini ilikledi, ona da canım sıkılmıştı. Alçak benim o kadar büyük şairimdi ki onu kimseye saygı gösterir durumda görmeğe katlanamıyordum.

Bu can sıkıntılarıyla Akif i, Üstat'a kısaca tanıttım Üstat Ekrem ki büyük yaşının mı, yoksa başka bir nedenin mi etkisi altındaydı, her ne­dense çok durgundu.

Odada biraz eskidik, sonunda:

İzin verirseniz, Akif Bey şiirini okuyacak, dedim. Üstat Ekrem susup susup birdenbire:

Uzun mu?

Demesin mi? Ben bittim. Halıya bakıyordum. Çünkü biliyordum: Akif kızacak, bir şey söylemeden kalkıp gidecekti; sonra da birkaç yılbaşımın etini yiyecekti: "Beni bu adama ne diye götürdün? Anlat, niçin gö­rürdün?"

Fakat baktım, Akif, büsbütün alçakgönüllü idi:

Pek uzun değil, efendim; diyordu. Ve "Fatih Camii" adındaki şiiri­ni okumaya başladı. Manzume okundukça Recaizade değişiyor, kaşlarını yukarı kaldırıp başını sallıyordu. Şiir bitince Recaizade, odanın herhangi bir noktasına gözlerini kaldırarak, odada olmayan birine: "Ah efendim, anlatamıyorum ki. Benim istediğim şiir işte bu. Dinlerken doydum, efen­dim" diyor, sonra da Akif e dönüyordu:

Siz, büyük şairsiniz, Akif Bey! Arlık oda da sıcaktı. Üstat Ekrem de.

L/stat, hemen Akif'in başka şiirini dinlemek istiyordu. "Kahve" man­zumesini de başının deminki tasdikleriyle dinliyor, gözlerini açıp bana da başını sallıyordu: Yani ben Akif i ona tanıttığıma iyi etmiş oluyordum.

Ayrılırken, Üstat, "daima görüşmek istiyor, Akif'i haftada bir gece bekliyordu.

Sokağa çıkınca Akif e dedim ki:

Kuzum Akif sana Ekrem Bey'in yaptığının yüzde birini başkası yapsa kıyametleri koparırdın. Biz bu adama memuriyet istemeye gelmedik. "Üstat Ekrem" diye ona, hem de kış kıyamette, geliyoruz. Sen: "Bir şi­irimi okuyacağım" diyorsun: o, "Uzun mu?" diye soruyor; sen de buna kat­lanıyorsun. Ya başkalarına karşı öfken yalan, ya bugünkü katlanışın.

Üstat haklı, dedi; saçıma, sakalıma baktı. Bu adam edebiyatta bir mevki sahibi olsaydı, bu yaşına kadar onu tanırdım dedi; beni ilk gö­rüşte edebiyattaki tarihçiler gibi bir şey sandı, hani ölüm tarihi, doğum tarihi yazan adamlar var ya, onlardan biri.

Aramızda bu, uzun zaman bir alay konusu oldu. Akif, bir yeni şiiri­ni bana okuyacağı zaman, ben çenemde. Üstat Ekrem'in muhayyer sakalıyla yüzümü yukarıya kaldırıp sorardım: "Uzun mu?"

Mithat Cemal KUNTAY

 

 

BABAMIN VERDİĞİ CEZA

Bir yaz günü idi, Galiba temmuz. Teyzemin Kanlıca'da oturan kızı, küçük oğ­lu Ali ile beraber bize misafir gelmişti.

Büyükler, ninemin odasına çekildiler. İki üç yaş kadar küçüğüm Ali ile ben de, soluğu doğru selâmlıkta aldık. Vapur iskelesi bitişik, deniz önümde, bana karışacak kimseler uzak. Bahçe her yaramazlığa müsait, havuzun içi kırmızı balık dolu. Bana ol­ta verecek, yem hazırlayacak, emirlerimi dinleyecek kayıkçı uşak hep orada. Ha­remde ne işim var benim?

- Gel seninle denizden su çekip boşaltalım Ali!

Annesi biraz evvel tertemiz, güller gibi giydirmiş kuşatmış. Kimin umurunda? Merdiven altında iki boş ilâç şişesi, dolapta bir yumak sicim bulduk. Haydi deniz ke­narına!

Aman Yarabbi! Boş şişenin suya batarken; "glu, glu!" diye verdiği ses. O ne keyifli şey! Hangi eğlencede bu tat var? Kendimizden âdeta geçmiş bir hâlde bir saat, bir buçuk saat bununla eğlendik, oyalandık.

Şişelerimiz dolup boşaldıkça, etrafımız, üstümüz başımız gerçi çamur içinde kalıyor; fakat sevincimize de son olmuyordu.

Nihayet, bu oyundan usandık. Canımız balık tutmak istedi. Dört dönüp, her yeri araştırdığımız hâlde, babacığımın özenerek vücuda getirdiği olta takımını ele geçiremedik. Kim bilir, benim şerrimden nerelere saklamışlardı?

Derken bir aralık vapur geldi, iskeleye yanaştı. Manevra esnasında dümenin bembeyaz köpürttüğü suları seyrettik. O da bitti. Vapur, çıkaracağı yolcuyu çıkar­mış; binecekleri bindirmişti. Memurla beraber biz de: "Tamam!" diye bağırdık. Va­pur da düdük çalıp iskeleden ayrıldı.

O aralık gözlerimiz orada duran simitçinin tablasına ilişti. Üst üste istif edilmiş çörekler, pandispanyalar, gevrekler, şekerli şekersiz simitler, ne güzel, ne iştah verici bir manzara idi! Her ikimiz de yutkunarak elimizde olmadan bakıştık. Her ikimizin ba­kışmalarında da aynı arzu okunuyordu.

Birimiz üşenmeyip de, hareme kadar gitse, istediğimiz parayı elbette alırdı.

Ben, hiçbir vakit böyle bir isteğin gerek babam, gerek ninem ve gerek dadı­larım tarafından reddedildiğini hatırlamam.

Öyle iken -çocukluk zahir- olduğumuz yerden kalkıp da, içeriye kadar gitme­ye mi üşendik, ne oldu? Yoksa, insanların fenalığa karşı tabiî meyli mi benim altı yıl­lık varlığıma, muhakememe gidip geldi?

Simitçi, tablayı tenha iskelenin üzerinde bırakıvermiş; öteki vapur zamanına kadar orada beklemektense kahveye gitmişti. Teyzemin oğluna:

- Ali, dedim; bak, tablanın başında kimseler yok. Haydi, simit çalıp yiyelim. Usulcacık iskeleye açılan sokak kapısının zenbereğini kaldırdık. Sağa sola ça­buk bir göz attık. Civarda bizi görebilecek fert yok. Her taraf tenha.

- Haydi Ali!

Çocuk, benim kendisini itmemle koştu, elini rastgele tablaya uzattı. Mini mini ovucunun alabileceği kadar, galiba dört tane yirmilik simitle geri geldi. İkimizde he­yecandan tıkanacak gibiydik.

İşlediğimiz suçun dehşeti elimizde olmadan içimize korku, yüreğimize çarpın­tı veriyordu. Çaldığımız simidi, kapıyı kapadıktan sonra, orada, bahçede yiyebilirdik. Kimsecikler görmezdi.

Lâkin hayır! Daha ziyade saklanmak ihtiyacını duyduk. Odada kanepenin al­tına girdik ve artık tamamıyla şuursuz bir hırs ve iştahla, çalınmış simitleri atıştırmaya koyulduk.

Aradan henüz iki dakika geçmiş, her hâlde simitler bitmemişti. Oda kapısı açıldı. Bizi arayan babamın sesi duyuldu:

- Nerede bu çocuklar?

Eyvahlar olsun! O anda yer yarılıp içine girmek istedim. Şaşkınlıkla, ufacık ayağımı kanepeden dışarıya uzatmışım. Babacığım gördü:

- Kanepenin altında ne işiniz var bakayım?

Oldu mu bize olanlar! Aynı zamanda bir el kanepeyi tuttu, kaldırdı:

O simitler nereden

çıktı?

...

- Söylesene, kim ver­di o simitleri size?

Bu sorunun cevabını bizim vermemize hacet var mı? işin gerçeği durumu­muzdan belli.

Lâkin tuhaf şey! Ne dayak var, ne azar. Ben bu sükûneti babamda ömrüm boyunca görmedim. Yaptı­ğım iş zararsız şey mi aca­ba?

Ertesi sabah, her vakitki gibi, iki kardeş babamızla kıra çıkıp bir gezinti yapmağa hazırlandık.

Kapıdan çıktık. İstinye koyuna doğru yürümeye başladık. Ben pek neşeli idim. Kırda koşacak, oynayacak, parlak kanatlı böcekler, narin yapılı tavşan bıyıkları top­layacaktım.

Gazinonun önüne gelince yüreğim "hop" etti. Bizim simitçi, tablasını sokağın ortasına koymuş, kendi de gazinoda nargile içiyordu. Ayaklarım birbirine dolaşma­sına rağmen, önüme bakarak oradan geçecektim.

Babam durdu. Beni eliyle yanına çağırdı ve cebinden çıkardığı gümüş ikiliği bana uzatarak:

- Bunu al! dedi; şu adama götür. Dün senden habersiz, tabladan aldığım dört tane simidin parasıdır, de, ver!

Götürdüm verdim. Fakat nasıl götürüp nasıl verdiğimi ben de bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa, o günden sonra, benim malım olmayan eşyaya bir da­ha el sürmedim.

Ercüment Ekrem TALÛ

(Güneş dergisi)

 

 

 

 



Cuma, 22 Mart 2013 12:31 tarihinde güncellendi